
Uyku
- yavuzsiskolu
- Feb 8
- 3 min read
Şu sıralar bir uyku problemim var.
Uykumun benimle zoru olduğu için böyle olsam gerek; Nietzsche’ye küfreder, Foucault’yu dinlemez, modern düşünürleri de giderek daha az ciddiye alır oldum. Bugün bana çoğu, hayatı anlamaya değil, katlanmaya yarayan zarif gerekçeler sunuyor gibi geliyor.
Yağmurlu havaları seviyorum; güneşli günlerdeyse üzülüyorum. Bunun nedeni havayla değil, İstanbul’la ilgili. Yağmurda herkesin birden evine çekildiği, güneşteyse toplumca kullanılabilecek her alanın felç olduğu bu şehirde, kalabalığın geri çekildiği anlar neredeyse tek nefes alma aralığı gibi geliyor.
Geçtiğimiz günlerde, sıkı takipçilerimin (nesilleri tükenmektedir) ve arkadaşlarımın bildiği gibi Berlin’deydim; orada bir büyüğümü ziyaret ettim. İki yıl önce, Berlin dışında yaptığımız bir yürüyüşte bana kentin İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki toplumsal dönüşümünü, iyi bir akademisyenin hikaye anlatışı gibi aktarmıştı. O gün, karşılığında İstanbul’da ne olup bittiğini sorduğunda verecek bir yanıtım yoktu. Çünkü İstanbul’da olan biten şey, anlatılabilir bir sürece değil; ancak maruz kalınabilir bir hale benziyordu.
İstanbul’da yaşamak, beş duyu organının da sürekli tetikte olmasını, ardı arkası kesilmeyen bir mücadele halini ve bitmeyen önkoşulları aynı anda taşımayı gerektiriyor. Bu yoğunluk, insanı üretmeye değil; yalnızca ayakta kalmaya odaklıyor. Özgünlük, bu şehirde çoğu zaman lüks bir kaygıdan ibaret.
Bir yabancının gözünden Türkiye’yi dinlediğinizde hep aynı kelimelerle karşılaşırsınız: enerji, potansiyel, dinamizm. Oysa biz, bu kelimeleri yıllardır aynı yerde saymanın bahanesi olarak kullanıyoruz.
32 yaşındayım; aynı masalı kim bilir kaçıncıya dinliyorum. Dedemin babama aktardıklarından 2026’ya kalanlar hemen hemen aynı. Üstüne yapay zeka eklendi, üstüne ipsiz sapsız bir yığın daha.
Kendimi karamsar sayamam; ancak insanın kötüyü ve eksik olanı reddetmeyişinin bir zayıflık olduğunu düşünüyorum. Bu noktada, sık sık küfrettiğim modernistlere değil, eski bilgelere bakma ihtiyacı hissediyorum. Sokrates’te gördüğüm tutum tam olarak budur: Pragmatik olmak adına verilen tavizi gönülden reddeder; bu yüzden de onu sevenler arasında yaşlılardan çok gençler vardır.
Elbette fikir jimnastiğimin diğer tarafını da dile getirmeliyim: Dünyayı inşa eden şeyin güven olduğu söylenir; fakat onun varlığından çok, yokluğu belirleyicidir. İnsanlar en büyük kararlarını güvende hissetmek için değil, güvensiz hissetmemek için verir. Birliktelikler yalnız kalmamak, iş ilişkileri sırtını kollamak, komşuluklar ise sorun çıkarmamak içindir çoğu zaman. Güven, buralarda bir erdem değil; bir savunma refleksi olarak çalışır.
Diziyi izlediğimden beri İstanbul’u, Game of Thrones evreninin King’s Landing’ine benzetirim. Dizinin üçüncü sezonunda, Kralın Şehri’ndeki katliamdan kaçıp kuzeyde siyahlara bürünen Aemon Targaryen, Duvar’ın ötesinden dönen Jon Snow’un sorgusunda şunu söyler: “Çocuk yalan söylemiyor” ve onu gitmekte özgür bırakır. Orada kurulan derme çatma mahkemenin diğer üyeleri, Aemon’a bir insanın yalan söyleyip söylemediğini nasıl anladığını sorduklarında ise yanıtı nettir: “King’s Landing’de büyüdüm.”
Gerçekten de İstanbul’un kaosu, yalanı sezme konusunda insanı keskinleştirir; ama bu bir erdem değil, sürekli tetikte kalmanın sonucudur.
Böyle bir şehirde insanın doğruyu araması değil, yanlışta yakalanmamaya çalışması şaşırtıcı değil.
Bütün bunlar ışığında İstanbul’un kaosunu neyin çözeceğini söyleyemem; ama neyin çözmeyeceğini rahatlıkla söyleyebilirim: Haklılık.
Hayatım, “haklı olanların” hata yapmasını izleyerek geçti. Haklı hisseden insan mutlak yargılarla düşünür; bu yüzden gerçeği ıskalar. Haklı olmanın seçimlerini doğru kıldığına inanır ve tam da bu nedenle bulunduğu anı anlayamaz.
Kimimiz yanlışında ısrar eder. Kimimiz bunu, geçmişine tutunarak geleceğini harcayarak yapar; kimimizse daha iyi bir şimdi uğruna hem geçmişini hem geleceğini gözden çıkarır.
Uğur Tanyeli’nin İstanbul’da yaşayanlarla ilgili bir eleştirisi beni çok etkilemiştir: İstanbul’un fethi kutlanır; peki kuruluşunu neden kutlamayız?
Sesimi duyması mümkün olmasa da, Tanyeli’ye yanıtım şu olurdu: Biz hep haklıyız. Fethederken de, işgal edilirken de; aldatırken de, aldatılırken de… İmar ederken, yaşarken, harcarken hep haklıyız.
Haklı hisseden bir insanın gelişmesi mümkün değildir. Çünkü bu hissiyat, insanın kendini Tanrı’ya yaklaştırdığını sandığı bir yanılsamadan ibarettir.
Bu yüzden Berlin’deki büyüğüme şunu söylemiştim: “İstanbul’da özgün bir şey üretilmiyor. Kenti ayakta tutan dinamik, hayatta kalırken en verimli tercihleri yapmak.”
İşte bu yüzden, İstanbul 15 milyon kişilik bir tiyatrodan ibaret.
İstanbul’da yaşamak, insanı haklı olmaya değil uyanık kalmaya zorlar. Burada uyku bir ihtiyaç değil, adı sık anılan ama nadiren görülen bir misafirdir. Şehir geceleri herkes uyuyormuş gibi yaparken, kendisi ayakta kalır.
Haklılık ise bu şehirde sessizce dolaşan bir şeydir. Kiminin cebine girer, kiminin omzuna konar, kiminin yatağının kenarına oturur. İnsana geçici bir rahatlık verir; sanki dünya biraz olsun hizaya girmiş gibi. Ama uzun süre kalırsa, ev sahibini rahatsız etmeye başlar. Haklı hisseden insan gevşer, gevşeyen insan düşünmeyi unutur. Uykuyla karıştırılan şey de çoğu zaman budur.
Ben bu şehirde, haklı olmamaya çalışmanın bile başlı başına bir uğraş olduğunu görüyorum. Yanılabileceğimi kabul ettiğim anlarda, zihnim ilk kez susuyor. O anlarda, uyku sanki başka bir sokaktan geçerken uğrayıp selam veriyor.
Belki de İstanbul’da insanı yoran kalabalık değildir. Asıl yorucu olan, herkesin haklılığını gece boyunca başucunda tutmasıdır. Haklılığımı yatağın kenarına bıraksam belki uykum gelir; ama ya gece bir şey olur da haklı çıkmam gerekirse!
İnsan yine de uyumadan önce biraz haklı olmak istiyor.


Bu yazıyla birlikte ironik olarak haklılık piramidinde bir basamak daha yükseldi :)