İstiklal'de Bir Aziz
- yavuzsiskolu
- Apr 8, 2023
- 5 min read
Konsolosluğa 200 metre kadar yürümüştü, 25 metre kadar da yokuş yukarı çıkmıştı; fakat nabzının böylesine bir yürüyüş için yükselmeyeceğini biliyordu. Muhtemelen o mesnetsiz taciz aracının umursamaz zırıltısıydı bilincini açan ve tadını kaçıran.
Hiçbir yere bağlanmamış, sahipsiz bir gecenin sonunda kutlu yürüyüşünü gerçekleştirecekti: Bir Aziz, İstiklal’i sondan başa yürüyecekti.
Derin bir nefes aldı ve başını kaldırdı. İlerlemiş saate rağmen sokaktaki kalabalık öğlen vakti Mecidiyeköy meydanı doluluğunu aratmıyordu. Böyle yoğunluklar yalnızlık hissini kuvvetlendirirdi. Bundan kaçınmak içinse dikkatini son birkaç saatte yaşadıklarına vermeye çalıştı; lakin düşünceleri onu birbirinden kopuk anlardan hatırladıklarına götürüyordu.
Asmalı Mescit “bitirildiğinden” beri Suriye pasajına kadar nefesini tutarak ilerlemeyi adet edinmişti. Her zamankinden daha ağır, kendinden emin adımlarını bu doğrultuda atmaya koyuldu. Solundaki yenilenmiş han kimliksizleşmişti, önünde ne olduğunu bilmediği enstrümanlarıyla müzik yapan kostümlü kimseler vardı. Kitapevini geçtikten sonraysa Arapça olduğunu sandığı bir şarkı, ud eşliğinde söyleniyordu.
Eski sevdiklerinin gözlerine baktığında da bu hisse kapılırdı: Yırtıp atılmaya kıyılamamış her sayfanın yükü başka diyarların hikayelerine dönüşürdü. Artık anlatılmayacak anılarının sonsuz dostluğunu süren yareni ona hafızasından hep “benimle kal” diye seslenirdi. Aynı anda hem geçmişini hem de şimdisini taşıyanlar ona göre en ağır yükü sırtlanmış savaşçılardı.
Bu güvercin sesli çağrıyı başkalarından duymaktan bu yüzden nefret ederdi işte. Bir zamanların çok sevdiği İstiklal’ine baktığında geçmişini ve şimdiyi aynı anda görmenin yorgunluğuyla yüzleşmişti yine. Şimdiki zaman ona hep neyin nasıl olmasını gerektiğini buyururdu; geçmişiyse ona korkutup kaçırdığı tüm güzellikleri gösterirdi.
Köşedeki çikolatacı, etrafını saran görgüsüzlüğün arasında boğulmamak için elini uzatıyordu. Berisindeki kırtasiye yalnızlığına bakmaksızın orada olduğunu gösteriyordu. Düşündü, en son ne zaman birisinden yardım istemek için elini uzattığını bulamadı. Oysaki geçmişte ne çok yardım etmişti! Kibrine yenik düşüp merhamet ettiği anlarda bile karşısındakinin egosuna hakaret etmeden sevgisini vermeyi bilmişti.
İstiklal’de hatırladığı tüm eski dükkanlar en iyi ihtimalle bir sokak arkaya konuşlanmıştı. İç geçirdi, omzuna attığı süet ceketinin cebini yokladı. Gece boyunca ikram ettiği sigaraları çoktan tüketmişti. Olduğu yerde durup telefonunu yoklamak onun için fazla kaygı dolu bir hareket olurdu. Tüm akşam anksiyete cihazını bir defa olsun eline almamıştı. Duruşunu anlamlandırmak için nikotin tüketmektense yürümeye devam etti.
Çok sevdiği mekanların olduğu sokağın başına geldiğinde bir anlık duraksadı: Hafızası zannettiği kadar acımasız değildi. Belli ki yaşamak, başlı başına duygulanabilme yetisinden ibaretti. Göz açıp kapatıncaya kadar geçen bu serin düşünce bulutu onu gülümsetmeye yetmişti.
Hayatın belirsizliğini kontrol altına alma araçlarının en faşizanı olan cep telefonundan nefret ederdi. Kaygı bozukluğunu başkalarının konumu üzerinde tahakküm kurarak geçiştirmek isteyen iktidarsızlığa tahammülü yoktu; gelgelelim babasının öğrettikleri, bu pasif agresif dönemin gerilla savaşıyla mücadele etmeye artık yetmiyordu.
En yeni filmleri izlemek için geldiği kestane kokulu caddenin şerbetli tatlıcılarla, gece 2’de iç çamaşırı satan dükkanlarla, polis arabalarıyla ve nargile kokusuyla dolması kadar eskinin ihtişamlı apartmanlarının mağrur siluetleri de yürüdükçe gözüne ilişiyordu.
Çocukken sokakta kendisini güvende hissederdi; şimdilerdeyse kendisini evinde bile güvende hissetmiyordu. Bu sebepten ötürüdür ki yalnız yürüyüşlerine ve varoluşlarına hep bir yoldaş arıyordu. İyinin ve kötünün ötesinde, sadece dinleyebilen ve onunla yürüyecek insanlara muhtaçtı.
Yine başka zamanların arkadaşlarından Hermann Hesse demişti ki “anlam öğretilemez”. O da bu yüzden dinleyecek ama öğretildiği gibi değil; gerçekten ve sadece dinleyerek anlayacak kimseleri bulmak için yürürdü ve arardı. Durakları onu tatmin etmese bile soluklanmaktan keyif aldığı çok olmuştu. Satır aralarında, asla var olmamış anlamlar bularak özgüvensizliğini tırmandıran insanları asla tatmin edemeyeceğini ise ısrarla hatalar yaparak öğrenmişti.
Şekilsiz camekanlar ve renkli ışıklandırılmış iç mekanlar onda istemsizce kaşıntı yaratırdı. Suni alışveriş ortamlarında bulunmamasına rağmen tahayyülü dahi onda bir bulantı yaratmaya yetmişti. Anlamadığı bir dil konuşanların elleri geri dönüştürülebilir torbalarla dolu, güçleri yettiğince hızlı hareket ederek bir sonraki tüketim durağına koşuşturmalarını seyre dalarken ilerlemişti.
Konsoloslukları bir bir geçtikçe dünyaya kayıtsızlığını yakından tanıyordu. Onun kim olduğunu bilmeden bir sürü kağıt doldurmasını isteyen yabancı devletler, onun gibileri ancak mezbahalardan geçirdikten sonra ülkelerine kısıtlı süreliğine kabul buyuruyordu. Gelgelelim yurtlarında çalışacak ve vergisini ödeyecek birisi için bu durum tersine dönüyordu.
Emeğin sömürüsü damızlığa ihtiyaç kadardır. Her duvar yıkılır, her dikenli tel aşılır ve her donuk suratlı memurenin bir gün sigortalı olarak bakılması gerekir. Kulağının arkasına çip takılmış ve borcunu yaşayarak ödemiş her medeni vatandaşın katlanması gereken tatsızlıklar böyleydi işte: Hakir gördüğü memleketlerin gençlerine muhtaç bir yaşlılığın maskaralığıydı bu.
Belki de dünyaya zannettiği kadar kayıtsız değildi?
Yürüdükçe sıcaklıyordu fakat esasen düşüncelerinin ateşi gözlerini aydınlatıyordu. Biraz öncesine kadar karanlık ve soğuk gördüğü bu beton cehennemin onun düşünceleriyle buharlaştığını görebiliyordu. Acelesi her halinden belli olan bir yabancıyla çarpıştı. Yabancı ona eliyle üzgün olduğunu belirten bir jest yaptı, anksiyete cihazını yerden topladı ve ertelenemeyecek konuşmasına devam ederek yığının içinde kayboldu.
Sahi, neden herkes telefonla konuşuyordu, yazışıyordu ve görüşüyordu? Belli ki tüm bu yığın olduğu yerde var olmaktan tatmin olmuyordu. Muhtemelen sorunun özü cümleyi kurgulayışında yatıyordu: Var olmak düşünmekten geçerdi. Düşünmeyen, yoktur. O halde etrafını saran Animal Laborans ise sadece dolaşımda bulunan düşünceleri tekrar eden bir canlı türünden ibaretti.
Nihai maksadı fonksiyonel sosyal çevreler kurmaktan ibaret memelileri izlerken son konsolosluğu da geçip büyük kavgaların verildiği o meydanı da hızlıca arkasında bıraktı. Taksi bulmak gibi nafile bir çaba içine girmesi gerekiyordu fakat ne yabancıydı ne de kılçıksız bir yere gidecekti. Onun gibilerin taksiye binme hakkı ancak kasaba ahalisinin insafına kaldığı müddetçe daha yürüyecek çok yolu vardı.
Sırtını yola döndü, 95 yaşındaki bir genci gölgeleyemeyen bir sürü dev yapıyı inceledi. Hafızası onu bir kez daha gülümsetmişti. Duygulanabilmesi onun halen insan olduğuna işaretti. Huzursuz yürüyüşüne motorları açık biçimde, ilerlemeden bekleyen yüzlerce sarı araç nezaret ediyordu.
Araçların tıkanıklığında oluşan kılcal yollardan moto kuryeler işlerken 8 sütunlu fakültenin önüne varmıştı. Bu saat için anlam veremediği trafiğin ortasında dilenenleri görüyordu ve yürümeyi sürdürüyordu. Taksi bulmalıydı; fakat bunun için önce engelleri aşması gerekirdi.
Kendisine uzanan ellere bakmadan, para dilenen ruhlara da aldırmadan yürüyüşünü sürdürdü. Nitekim sevginin karşıtı sevgisizlik değil, kayıtsızlıktı. Evrenin insanoğluna kayıtsızlığını fark ettiğinden bu yana türdeşlerine bakışı da bu doğrultuda gelişmişti. Neticede yıllarını geçirdiği tribünlerin mottosu da farkındalığını doğrular nitelikte değil miydi?
Sevgi eylem gerektirir…
Yılgın bir şehrin modernleşme çabalarını sırayla aşarken uygulamasını tekrar güncelledi, sarı taşıtlardan bulamadı. Neon ışıkların bulanıklaştığı bir aralıkta şehrin eski konser salonunu ağır adımlarla gerisinde bıraktı. Dakikalar ilerledikçe hedefinden uzaklaşıyordu. Halen çıkması gereken yokuşlar, geçmesi gereken ekip otoları ve varması gereken dört yol ağzı vardı.
Çoktan fethedilmiş toprakların ıssızlığındaydı. İnsanoğlunun bir defa elde ettiğini elinin tersiyle itmesi ve bir sonraki hedefine odaklanması, aşina olduğu bir kısırdöngü idi. Ömrü boyunca defalarca dinlediği mağduriyetler, aşklar veya hakaretler yeniden keşiflerin yankısından başka bir şey değildi. Yapılmış olan, tekrar yapılacaktı. Yapacaklarımızsa önceden yapılmıştı.
Etrafında huzursuzluk kalmamıştı. Dört yol ağzında, telefonla anlaştığı bir taksinin köşeden onu almasıyla yolculuğu kısaldı. Artık sadece yarım saate yakın bir başkasının gündemini konuşması, sahip olmadığı dertleri dinlemesi gerekecekti. Gece boyunca ikram ettiği sigaraları taksiciyle konuşamayacaktı, ciğerlerine dolan şevki açıklayamayacaktı ve bir başkası tarafından anlaşılmış olmanın mutluluğunu paylaşamayacaktı.
Güzel bir gün geçirmenin detayı burada yatıyordu belki de: Deneyim, yaşandığı andan ibaret kalmalıydı. Tekrar paylaşılmamış, bir başkasının algısına hitap edecek ölçüde dönüştürülmemiş bir anı özgün kalacaktır. İlgi çekici bir biçim alacak her sunuşsa önünde sonunda katı olan her şey gibi buharlaşacaktır.
Eve vardığında bir mesaj atması gerekecekti. Ertesi günü ise neler hissettiğini sindirmeye ayıracaktı. Daha çok yürüyecek ve daha çok yalnız kalacaktı; fakat bu sefer yaşamak için anlatmak gerektiğini değil, anlatmak için yaşamak gerektiğini kavramıştı.
Tavsiye edilen hayatın dışına çıkmanın huzursuzluğuyla değil, bilinmeyeni keşfetmenin griliğinde yaşadığınıysa nihayet anlamıştı.
Yatağına yalnız başına uzandığında bu düşünceler içindeydi. Saatine bakmadı, çünkü vakit sandığından da geç olacaktı.
Sahipsiz gecesi beklemediği bir neticeye ermişti. Düşünerek yaşaması gerektiğini zannederdi, artık eylemlerinin düşüncelerinin teknolojisi olduğunu kavramıştı.
Uyumadan önce mesajını attı. Onlarca yıldır geldiği konumda, ilk defa evine varmıştı.





Comments