top of page

Soprano

  • yavuzsiskolu
  • Apr 26
  • 2 min read

Şu sıralar kendimi iyiden iyiye Tony Soprano gibi hissediyorum.


Atık yönetimi işinde değilim, Jersey mafyasını yönetmiyorum, fevri şekilde kimseyi darp etmiyorum. Üstelik ortalık yerde ani bayılmalarım da yok. Yine de benzerliğimizin zincir, dövme, maskülen tavırlar ve kıllı bir göğüsten ibaret olmadığını görüyorum.


Son birkaç yılda yıllık kitap okuma hedeflerimi tutturamaz oldum. Sonra yalnızca hedefleri değil, o hedeflere sadık kalma fikrini de bıraktım.


Başlarda bundan hicap duyuyordum. İnsan kendine bir hedef koyuyor; sonra o hedef, kendi kendine verdiği sözün boyunduruğuna dönüşüyor. Ben de bir süre bu küçük yenilginin pişmanlığını taşıdım.


Ancak aylar geçtikçe garip bir şey fark ettim: Kitap okumadıkça zihnim berraklaştı, iş hayatındaki performansım yükselmeye başladı. Üretkenliğimin bu kadar pragmatik, hatta bu kadar utanç verici bir yerden besleneceğini hiç düşünmemiştim.


İçinde bulunduğumuz dünya, teorik bilgi fazlasını cezalandırıyor. Kötü karar alan bile, karar alamayandan önce ödüllendiriliyor.


Bir süre sonra ben de daha az açıklamaya başladım. Umursamadıkça daha ciddiye alındım.


Ama asıl yakınlık yalnızca kararlı davranmakta değil. Artık ben de gördüğümü anlatmıyorum, hissettiğimi açıklamıyorum, yaklaşan kazayı tarif etmeye çalışmıyorum.


Bu bir güvensizlik meselesi değil. İnsanların kendi kazalarını yapmasına izin vermeyi öğrendim. Eskiden direksiyona uzanırdım; artık izliyorum.


Fakat insan yalnızca başkalarının kazalarından çekilmiyor; kendi değerini de başkalarının sezgisine bırakmamayı öğreniyor.


Bunu bana en sert öğreten anlardan biri de, 1,5 yıl kadar önce girdiğim tuhaf bir mülakattı. Daha doğrusu, mülakat olduğunu anlamadığım bir mülakat. Sanırım kıçımın yere en net indirildiği anlardan biriydi. Oysa hiç de havalandığımı düşünmüyordum.


Ama belki de mesele havalanmak değildi. Mesele, içimde taşıdığım beklentilerin dışarıdan görünür olduğunu sanmamdı. Sanki yaptıklarım, niyetim ve kapasitem kendiliğinden anlaşılacakmış gibi davranıyordum.


O gün anladım ki kendime dair kurduğum büyük beklentilerin karşımdakine geçmesi için, kendimi de güçlü biçimde aktarmam gerekiyordu. Yaptıklarımı anlatmam, gerektiğinde satmam, kendi ağırlığımı masaya koymam gerekiyordu.


Belki de Tocqueville’in bahsettiği çoğunluğun zorbalığını özümsemem için yerinde bir hatırlatmaydı bu: Haklılık geri plana düşer; odada yalnızca taşınabilir güce dönüşebilen şeyler yaşar.


Bu yüzden mesele, bir mülakatın hayatımı değiştirmesi ya da kitap okumayı azaltınca mistik bir berraklığa kavuşmam değil. Söylemeye çalıştığım şu: Başkalarının cümleleriyle düşünmeyi azalttıkça, bazı şeyleri daha çıplak görmeye başladım.


Çünkü bir karar almak için az bilmek kadar, fazla bilmek de tehlikelidir.


Bir insanı ya da bir olayı yeterince uzun süre açıklarsanız, sonunda onu anlamazsınız; ona karşı bağışıklık geliştirirsiniz. Üstelik bu açıklama çabası, sizi fark etmeden başkalarının gündemine bağlar. Onların korkuları, zaafları, niyetleri ve travmaları zihninizde gerekçeye dönüşür. Bir süre sonra kendi hayatınızı bile başkalarının referanslarıyla okumaya başlarsınız. Sonra bir gün anlarsınız: Kimsenin önceliği değilsiniz. En azından, onların sizin zihninizde kapladığı yer kadar değil.


O günden sonra bazı şeyleri açıklamayı değil, bazı insanları kendi sonuçlarıyla baş başa bırakmayı öğrenirsiniz.


Siz yine de böyle konuştuğuma bakmayın. Zinciri, dövmeleri, kıllı göğsü ve maskülen tavırları olan biri bu kadar konuşuyorsa, ya yalan söylüyordur ya da günah çıkarıyordur.


Hem iyisi mi, güzel bir puro yakayım. Sonra da şunu düşüneyim: Neden insanlar, keskin kararlar aldıkça bizim gibi adamları daha çok ciddiye alır?


Ve barbeküyü yakmayı unutmayayım.

Recent Posts

See All

1 Comment


drmakifs
May 01

bana da der soldu yazdıkların. direksiyona el atıp durunca kıymetin kalmıyor. bırak nereye gidiyorsa gitsin araba.

Like
bottom of page