top of page

Tempo

  • yavuzsiskolu
  • Oct 26
  • 2 min read

Şu sıralar tempom yüksek.


Bir süredir düzenli yazamadım. Kayınpederimle baldızımı ağırladım, kardeşim evlendi, hatta Fenerbahçe'de teknik direktörlük koltuğuna bile oturdum (ya... ne sandınız!)


Sekiz yıllık iş arkadaşım takım değiştirdi ve takım liderliğini devraldım. Bunu da zaten hâlihazırda global bir pozisyondayken üstlendim. Geçen ay Bratislava'ya gitmiştim, notlarımı derlerken de Budapeşte'den dönüyordum.


Bütün bunlar olurken bir de kardeşimle yeni bir kanal kurduk.


Benim için sıradan bir Eylül-Ekim dönemi diyebilirim. Bir de dünyayı değiştireceğimi sandığım günlerde görecektiniz beni!


Dilerseniz Budapeşte'deki notlarıma geçeyim.


“Şu akoru bozuk piyanoyu kim çalıyor?” dedi sitemle, bekleme salonunda yanıma yerleşen kadın. Ne garip — az önce başında kippasıyla piyanoda döktüren o Yahudi çocuk çalarken gayet düzgündü akoru. Güneş batarken, eşyalarımı son kez kontrol ediyor ve gönlümün bir yarısını Peşte'de bıraktığımı fark ediyorum.


Memlekete her dönüşümde derin bir nefes almışım da onu uzunca bir süre tutacakmışım gibi hissediyorum. Türk gençleri, kendisine biçilen Şark Görevini üstlenmiş olsa gerek, bir genç uçağa biner binmez başüstü dolapları kullanma hakkı olmayan insanların yarattığı sıkışıklıktan dem vuruyor. O esnada, belli ki zaten bir şeye sinirlenmiş olan yaşlı adam, yanında vızıldayan gence patlıyor.


Yaşlı adamın sinirlenmesi sonucu yerinin terfi usulü değiştirilmesinin ardından diğer yolcular, kimseyi itham etmeksizin, uçtuğum havayollarının kabin valizsiz seyahat tarifesine uymayan yolcuların bunu denetimsizlikten ötürü yaptığını söylüyorlar (ve kimseyi itham etmediklerini ısrarla vurguluyorlar).


Notlarımı bu noktada Budapeşte dönüşü uçağından ayırıp son dönemde başımdan geçenlerle birleştirmem gerekirse, söz konusu her ne olursa olsun, bir işin "aslında nasıl olması gerektiği" hakkında çok fazla fikri olan insanların başarılı veya mutlu olamayacağını düşünüyorum.


Başüstü dolaplarına, biletinde kabin valizi hakkı olmayan yolcuların valizlerini yerleştirmesi, aslında sadece yolcuların sağduyusuna kalmış bir meseledir. O halde şunu anlamak lazımdır ki hayatta kalma modunda yaşayan bir topluluktan sağduyulu olmasını beklemek de hayal aleminde yaşamaktan ibarettir.


Eşimde dostumda çokça fark ettiğim bir tutum var: karşımızdakiler beklediğimiz kararları almadıklarında veya yapmalarını istediğimiz davranışları göstermediklerinde, bulunduğumuz ortamı veya o insanları toksik olmakla suçluyoruz.


Oysa bu yorum, bana göre, yorumu yapan kişinin bilgi akışını, gücü ve insan davranışını anlamadığını gösteriyor.


Gerçekler yeterli olmadığında kararlar nasıl alınır?


İşte bu sorunun yanıtı sadece Politikadır. Bir iletişimin alt metni varsa, insanlar önceliklerini koruyorsa, hepsinden önemlisi kaynaklar kısıtlıysa, davranışlar politiktir.


Belki başüstü dolaplardan buralara geleceğimi siz de beklemezdiniz; ama bu yazıyı biraz da özeleştiri olarak da kurgulamak durumundayım. Bir şeyin "nasıl olması gerektiğinin" ecnebilerin deyimiyle "bullshit" olduğunu kabul etmek gerekir. Tüm bunların dışında, fikrin çokluğu, harekete geçmeyi engeller.


En azından benim için böyle oldu. Eleştirmeyi, akıl vermeyi bıraktıkça hayatın bana doğru geldiğini görüyorum.


Eski yazılarımdan birinde Milan Kundera'nın bir sözüne atıfta bulunmuştum: "Hayat bir kere yaşandığı için yargılanamaz."


Bugünlerde bu sözün değerini daha iyi anlıyorum sanırım. Bu hayata bir kez geliyorsak, şansımızı iyi kullanmak gerek.


Neyse ki tempom hâlâ yüksek... Kim bilir, belki bir sonraki yazıda gerçekten Fenerbahçe’nin başına geçerim.


ree

1 Comment


drmakifs
Oct 26

Belki de birbirimizi “başımın üstünde yerin var” mertebesinde sevmiyoruzdur.

Edited
Like
bottom of page